30 Temmuz 2010 Cuma Künye | Haber Arşivi |Okuyucu Yorumları | İletişim | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | RSS
Malatya Aktüel - Malatya da  Haberin Doğru Adresi
Son Dakika
Ana Sayfa Malatya Gündem Asayiş Yaşam Spor Kültür Ekonomi Kulis Türkiye Dünya
İran neden hedefte?

Tunuslu İslamcı lider Raşid Gannuşi, İran'ın neden Batı'nın hedefinde olduğunu maddeler halinde sıraladı.

10.03.2010  02:04:02 

 

Raşid Gannuşi*

İran ve benzeri konularda İslamcıların hiç de azımsanmayacak bir bölümüne hakim olan ve tıpkı batınilerin yaptığı gibi açık  gerçeklerden yüz çevirerek dini nassların yarı-batıni, komplocu ve mitolojik yorumlardan özgürleştiğimizde –ki batıniler, nassların dilsel anlamlarının açık delaletlerinden yüz çevirerek bunun arkasında zahire tamamen ters anlamlar aramaktaydılar- İran İslam Cumhuriyeti'nin açık bir hedef haline geldiği, parçalanma ve yok edilmesinin amaçlandığını kabul etmekten başka bir alternatif kalmamaktadır.

Sanki dünyadaki bütün musibetlerin kaynağıymış gibi manitülatif Batılı medya savaşlarının tamamında görüldüğü şekilde hedef tahtasına konmuş devletler, dünya barışını ve güvenliğini sürekli olarak ve giderek daha tehlikeli bir şekilde tehdit eden devletlermiş gibi sunuluyor. Amaçları, hedefteki devletin önce sınırlı bir şekilde sonra giderek şiddetlenen bir tarzda kuşatma altına alınarak ona boyun eğdirilmesi, teslim alınması, veyahut muhalefetin desteklenerek, bütün iç çelişkiler kışkırtılarak, baskı ve kuşatma sertleştirilerek içerde bir patlama yaratmaktır. Tüm bunlar karşısında hedefteki devlet direnir de içerde kenetlenmesi sonucunda istenen patlama meydana getirilemezse en yıkıcı darbenin indileceği gün dört gözle beklenir. Şayet teslim alınırsa ülkenin kaderini ellerine alıp yapısını darmadağın ederler, böylece ülkenin kültürü, değerleri, temel ülküleri, kanunları başaşağı edilmek üzere yeniden yapılanmaya tabi tutulur, gücü kırılır, onuru ayaklar altına alınır; tıpkı Almanya'ya, Japonya'ya, Irak'a ordularının yenilgisinin ardından yaptıkları gibi yabancı güçlerin askeri üssü haline gelerek kirletilir.  

Bütün göstergeler, ABD liderliğindeki Batılı güçlerin, hedef tahtasına oturtulmadan hemen önceki aşamada İran'a baskı, kuşatma ve medya savaşlarıyla boyun eğdirmeye çalışıp içerde patlamalar üreterek son tahlilde yıkıcı bir savaşı amaçladıklarını göstermektedir. Bütün bu medya, diplomasi, siyaset ve kültür alanındaki saldırıları bölgedeki batılı devletlerin siyasetlerini yakından takip edenlere hiç de yabancı gelmeyen bir hazırlıktan başka bir şey değildir. Bu, Batılıların hedef tahtasına yerleştirdikleri, gerekirse kendisine karşı soğuk savaş başlatılması gereken bir tehlike olarak sürekli gündeme getirdikleri, bir terane gibi heryerde tekrarladıkları bir hazırlıktır. Düşmana bu şekilde boyun eğdiremezlerse askeri çözüm noktasına gelinir. Nitekim Irak'a yaptıkları budur. Sorulması gereken soru şudur: Niçin İran, egemen güçlerin hedef tahtasına oturtulmuştur?

1- İran İslam Cumhuriyeti'nin ABD'nin başı çektiği egemen güçler ve onların çoban köpeği İsrail tarafından hedef tahtasına oturtulması, kuruluşundan beri İran'a dayattıkları kuşatma, ekonomik boykot vd. gibi siyasetlerin tanıklık ettiği inkar edilemez bir vakıadır. Bunun bir başka kanıtı da devrimin ilk yıllarında Pentagon'un Tabes Çölü'nde gerçekleştirdiği ve Allah'ın inayetiyle fiyaskoyla sonuçlanan devasa hava operasyonu düzenlemesine kadar varan askeri saldırılardır.  İran etrafında kurulan bu kumpas, sürekli tırmandırılarak bölgede hiç bir zaman işbirlikçi bulmakta sıkıntı çekmemiştir.

Batılı medya kampanyası, İslam Cumhuriyeti'nin imajını kirletmek, onu terörle bağlantılandırarak bütün dünyayı ona düşman hale getirmek ve toplumsal yapısını bozmak hususunda bir an bile gecikmemiştir. Bu amaç doğrultusunda İran'daki rejimin yer yer boşluklarını ve yaptığı ihlalleri de kullanmıştır. İran halkının bir kısmını diğerine karşı, silahlı başkaldırmaya yol açacak şekilde kırşkırtmış, başkaldıran kesime silah ve medya desteğini hiç esirgememiştir. Ülkede istikrarı sarsmak ve yapısında gedikler açmak için bağımsız hareketlere bile medya desteği vermekten hiç çekinmemiştir. Bütün bunlar, söz konusu rejimin işlediği ve içerdeki reformistler tarafından giderilmesini talep ettiği bir takım hataları bir kenara bırakırsak, "kalbi olan ve uyanık bir zihinle kulak veren kişiler için" İslam Cumhriyeti'nin uluslararı egemen güçler tarafından parçalama ve yıkma eylemine maruz bırakıldığına dair en küçük bir şüpheye mahal bırakmamaktadır. Kaldı ki bu tür hataların varlığını rejimin önde gelen bazı isimleri de kabul etmekte ve muhaliflere işkence ve onları öldürmeye kadar varan bu tür uygulamaları şiddetli bir dille eleştirmektedirler. Ancak bu tür haksızlıklara ve ihlallere dışardan yapılan eleştiriler, genelde ıslah ve düzeltme kaygısıyla yapılmamaktadır. Zira bütün beşeri sistemlerde olduğu gibi bu rejim de eleştirilmeyi hak etmekte ve ıslah edilmesi gerekmektedir.

2-Batılı ülkelerde iktidardaki partilerin değişmesine ve sağdan sola bütün partilerde sabit bir şekilde varolan, İslam Cumhuriyeti'nde de benzeri değişmelere rağmen varlığını sürdüren bu sürekli düşmanlığın nedenleri nelerdir?
a- İmam Humeyni'nin (Allah rahmet etsin) "La şarkiyye ve la Ğarbiyye" ilkesini egemen güçlerden bağımsız bir karar mekanizmasını hayata geçirme ve yerleştirme arzusu. Bu karar mekanizması, devrimin ilk yıllarında referanduma sunularak onaylanan İslam Cumhuriyetini dünyadaki diğer bütün sistemlerden ayırd eden şey, Ehl-i  Beyt mektebinin yorumladığı şekilde İslami değerlerle modern siyasi değerleri bünyesinde toplayarak bunu pratiğe geçirmesi, bunu yaparken de başka milletlerin hikmetlerinden faydalı olanları ve İslami öğretiyle uyum içerisinde olanları alması olmuştır. Bu durumu farklı ekollerden ıslah önderleri de onaylamaktadır.

İslam Cumhuriyeti, halk iradesi ilkesini eğitim, kültür, hukuk ve uluslararası ilişkiler alanlarında –bu alandaki doğru ya da yanlış uygulamalar bir yana bırakılırsa- yaşama geçirmeyi başarmıştır. Son tahlilde bu rejim, düzenli ve periyodik seçimlerin tanıklık ettiği geniş halk iradesinin ifadesi olmuş, seçimlerde kaybedenlerin bile herhangi bir şekilde nezihliğine gölge düşüremedi çoğulcu seçimlerle iktidarın el değiştirmesini sağlamıştır. Bunun doğal bir sonucu olarak da şu ana kadar uluslararası egemen güçler tarafından her türlü sarsma çabası başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Zira bölge ülkelerinden birinin önemli bir siyasi liderinin ülkesinin gelecekte liderlik koltuğuna oturacak kişinin Amerika'nın rızasını alması ve İsrail'in de itirazına neden olmayacak bir kişi olması gerektiğini söylediği göz önüne alınırsa bu bağımsız halk iradesi, bölge devletlerinde çok az görülen bir durumdur.

b- İslami Cumhuriyet'in teknolojik kalkınma alanında bağımsız davranma ve istiklalini koruma yönündek arzusuyla birlikte modern ve büyük bir devletin bütün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde bilgi ve teknoloji alanında gelişme göstermek için yılmadan çalışması. Bu siyasetini destekleyen şey, devrimin başından beri maruz kaldığı kuşatma, ABD, İsrail ve dostlarının düşmanlığı olmuştur ki bu düşmanlık boğucu kuşatmayı çoktan aşarak bilfiill işgal ve istila tehdidine kadar vardığını da söylemek gerekir.

Cumhuriyet düzeni, zamanla yarışırcasına savunma gücünü geliştirmeye çalışırken bir taraftan da düşmanlarına karşı tehdidlerine sert karşılık verme tehdidini savurma cesaretini göstererek bağımlılık değil gönüllülük ve karşılıklı saygı esasına dayalı olarak bölgedeki öneminin ve rolünün bilinerek buna göre devranılması çerçevesinde barışa da belirli bir yer bırakmıştır. Nitekim siyaset biliminde yaygın olarak bilinen bir deyiş vardır; 'gücün desteklemediği bir siyaset yoktur.' Zira savaş, bizatihi siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir.

İslam Cumhuriyeti'nin nükleer güç teknolojisini geliştirme ve buna sahip olma isteği, çağımızın en önemli gücü olan ve İran'ın sürekli olarak ihtiyaç duyduğunu söylediği, egemen güçlerin ısrarla engellemeye çalıştığı meşru ve barışçı çerçevede ele alınmalıdır. Zira İran, askeri hedeflere sahip olduğunu ısrarla reddetmiş, nükleer tesislerini uluslararası denetime açarak bu projenin askeri hedefler taşıdığını yaymaya çalışan haksız ve taraflı tavırlar karşısında geri adım atmamıştır. Halbuki diğer yandan Müslümanların ve Arapların düşmanı olan İsrail'in tahripkar nükleer silah deposu ise Batılılar tarafından en küçük bir sorguya bile tabi tutulmaksızın her türlü teftiş ve denetime kapalı tutulmaktadır.  Sadece bu örnek bile uluslararası adalet ve eşitlik ilkelerinin nhasıl ihlal edildiğini göstermeye yeterlidir. Sadece İran'ın nükleer enerji elde etme ve bunu kullanma hakkının yasal ve tamamen meşru bir hak olduğunu ifade etmek için değil aynı zamanda işgal ve tehditle genişlemeye çalışan ve bölgede hakimiyet kuran zalim, fırsatçı ve müstebit güçler karşısında ulusal güvenliğini korumak ve caydırıcılık sağlamak için de gereklidir.

Gerçek şu ki Batılı  ülkelerin ümmetimizin gelişmesiyle ilgili tercübesi karşısındaki politikalarının tarihi, Batı'nın ideolojisi ya da mezhebine bakmaksızın Müslüman ya da Araplara ait her türlü talkınma projesine karşı geliştirdiği sabit politikasının bir parçasıdır. İster bu proje 19. Yüzyılda Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın yaptığı gibi ulusal kalkınma projesi isterse Cemal Abdünnasır veya Sadda hüseyin gibi milliyetçi ister Muhammed  Musaddık gibi İran Milliyetçisi isterse Humeyni'nin projesi gibi İslami olsun farketmez. Bütün bunlar, Batılı ülkeleri ilgilendirmeyen ayrıntılardır. Önemli olan İslam ümmeti ve onun Batılı güç merkezlerinden bağımsız bir gelişme serdetmemesidir.

İslam ve diğerleri detaylardır, nitekim soğuk savaş yıllarında kutsal ateşi çalabilme başarısıyla neşvu nema bulan Pakistan deneyimi, bugün de yıkılma tehdidiyle karşı karşıyadır. Pakistan, kutsal ateşi çalmadaki başarısı nedeniyle parçalanmayla karşı karşıyadır.

c- İslam Cumhuriyeti'nin Filistin davasına olan desteği. Bu destek devrimin ta ilk yıllarından beri vardı ve bundan vazgeçmesi için yapılan bütün baskılara rağmen bugüne kadar sürdü. Zira bu tavır, İmam Humeyni'nin gerek devrimden önce gerekse sonra siyonist devlete karşı yaptığı konuşmalarda onu ümmetin bağrına saplanmış bir hançer ve kökünün kazınması gereken bir kanser tümörü olarak vasfeden tavrının günümüzdeki uzantısıdır.  İmam'ın bu çizgisi, onun yerin altını boylamış olan Şah'a ve düzenine karşı kullandığı en önemli silahlardandı. İmam, rejimin hiç bir şekilde ıslah edilecek bir tarafının kalmadığını belirterek düzenin kökten değişitirilmeden reformlarla tedrici bir şekilde değişime tabi tutulması yönündeki yaklaşımları da kökten reddetmişti. Zira Şah, kanser hücresi siyonistlerle uzlaşmış ve onunla işbirliğine girerek bu çirkin ihaneti gerçekleştirmişti. Bu yüzden İmam onu ülkeden kovmakta bir an bile tereddüt etmemiş, onun işbirliği yaptığı ülkenin büyükelçiliğini de FKÖ'ye vermişti.  İran'ın FKÖ'ye olan desteği, onun görüşmelerin bitimsiz bataklığına saplanarak bir serap peşinden koşmasına, yolunu şaşırmasına ve uzlaşma yolunu seçmesine kadar sürdü. Bu dönemde İran, ister Şii, ister Sünni isterse laik ya da İslami ayrımına gitmeksizin bütün Filistinli direniş gruplarını destekledi. Bu da ümmetin nazarında İslam Cumhuriyeti'ne bambaşka bir meşruiyet kazandırdı, bu sürecin ardından İslam ümmetinin gözünde Filistin davası, merkezi bir dava haline geliverdi. Müslümanlar bu aşamadan sonra Batı nezdinde Yahudi sorununun ne kadar hassas bir mesele olduğuna, Yahudi lobisinin Batılı siyaset mahfillerinde ne kadar geniş bir nüfuza ve İsrail'in Batılı ülkelere hizmet etme hususunda ne kadar strajetik bir öneme sahip olduğuna bakmaksızın ve bu tavrının kendisine neler getireceğine aldırmaksızın çizgisini sürdürdü. İçerde sıkıntı veren hususlardan biri de İran'ın Lübnan ve Filistin'deki direnişe verdiği destekti. Nitekim İran'daki reformist olarak adlandırılan muhalif grupların seçimlerdeki temel sloganı, "Güney Lübnan ve Gazze'den önce İran"dır. Filistin davası konusunda çevredeki Arap devletleri sorumluluklarından kaçmak bir yana, Gazze'deki direnişi boğmak için ve siyonist kuşatmayı daha da katmerleştirmek için çaba harcarken İran, nasıl olur da bu davanın asli sahipleri olması beklenen Araplardan daha fazla hırslı olabilirdi? Bu, İran'daki "İslami" ve laik reformistlerin  yüzlerini kıbleden Batı'ya doğru çevirmesine neden olan bir durumdu ve İslam Cumhuriyeti üzerindeki baskı, yoğunluğunu ve keskinliğini giderek artırmaktaydı.

d- Direniş eksenini oluşturmak: İslam Cumhuriyeti rejimi, Lübnan ve Filistin direnişlerini desteklemekle yetinmeyip direniş eksenini geliştirmeye ya da farklı yönelimlerden, gruplardan ve ülkelerden oluşan direniş güçlerini ve bu eksen içerisinde, Filistin direnişini desteklemeye, normalleştirme ve egemen güçlere boyun eğme tercihine karşı koyan iyiler ittifakını oluşturmaya çalıştı.  Öyle ki bu eksen halen farklı kıtalardan farklı yönelimlere sahip İslamcı, sol, Hıristiyan, küreselleşme karşıtı, çevreci grup ve hareketleri kendisine çekmeye devam etmektedir. Hatta bu gruplar içerisinde Naturay Karta gibi dini hareketler bulunduğu gibi sol yönelimli hareketler de bulunmaktadır.

İmam Humeyni'nin (r.a.) söylemi, aslında "Biz yeryüzünde ezilenleri ödüllendirmek, onları önderler ve yeryüzünün vaerisleri kılmak istiyoruz" şeklindeki ayet-i kerimeden ilham alarak oluşturduğu, yeryüzünde mustafazaflarla müstekbirler arasındaki çatışmayı gündeme taşıyarak bu ekseni çoktan kurmuştu.

Özetle: İran İslam Devrimi, modern tarihimizin en büyük olaylarından biri olup bağımsızlık, egemen güçlerden özgürleşme, ümmetin birliğinin yeniden sağlanması, ümmetin içinde enerjisi tükenmiş güçlerin yeniden canlandırılması sayesinde dünya, bölge ve İslam ümmetininin tarihinde yeni bir sayfanın açılması demekti. Ama tüm bunlar mezhebi bir boyayla boyanmıştı. İtidal, çoğulculuk, siyasi ve mezhebi farklılıklara saygı gösterme çerçevesinde kaldığı sürece bunun bir zararı yoktu. Ancak korkulan, devrimin bunun içerisinde tıkanıp kalması, siyasi alanda hazımsızlık içerisinde olmak, mezhebi olarak mitolojik temeller üzerinde yükselen bir bağnızlığa saplanıp kalmasıdır. Bu tür bir talihsizlik, İslam ümmetinin birliğini tehdit eden ve onun önündeki en büyük tehditlerden biri olacaktır.

İran'ın şahsında asıl hedef alınan, bizim tarihimizdeki yeniden uyanış tecrübelerimizin gerçek hamisi olan halklarımızdan bizi yalıtarak Batılıların bizde hedef aldığı şeydir. Bu tecrübenin yeniden tekrarlanmasına izin verecek miyiz?

Allah-u Teala buyurdu ki: "Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, sakın birbirinizden ayrılmayın!"


*Tunuslu yazar

 

    Yazdır

 Yorum Ekleyin
Adınız Soyadınız :

Güvenlik Kodu: Güvenlik Kodunuz: 2550859

 

Konuşan Malatya

Röportajlar
'Türkiye'de İslami Kesim Protestanlaşıyor... AKP Travesti Bir Parti '

Anket

Bedelli askerlik çıksın mı çıkmasın mı?

Çıksın

Çıkmasın

Kararsızım

Tüm Anketler


Video Galeri

  İsrail ordusunu karıştıran ilginç VİDEO

  Bu Klip Gönül Teline Dokunuyor

  ŞOK Görüntüler !

  Dünyada Saldırının Etkileri

  Kılıçdaroğlu'nun izlenme rekorları kıran Erdoğan fıkrası!


Yazarlar
Batuhan Arpacı
GOL..
Mehmet Sevim
KAYISIDA KÜKÜRTLEME (İSLİM)
M.Yavuz Özhan
İşte Size Gelişen Malatya ... !
Güher Varol
TIRNAK BAKIMI
Deniz SİNAN
Demokratik açılım ?
Fevzi Çiçek
İTHALAT HAYVANCILIĞI BİTİRİR
Şair Baldan Berk
DÖN… NE OLUR
Buse C. Sarıgül
ÖNEMLİ BİR BESİN:‘PİRİNÇ’

 


En Çok Okunan Haberler
  7 Polis Yargılanacak
  Başbakan a Dedim ki !
  Blokeler Kaldırılacak
  Meclis'in kozmik odası açılıyor
  Derin Devlet Öcalan'ı Kullanıyor
  ABD'li Ermenilerden Tazminat Davası
  2. Ve 3. Lig'de Fikstür Çekildi
  Kaza 1 Ölü 2 Yaralı
  BİMER e 'Telefonum Dinleniyor mu ?' Diye Sordu Yanıt Malatya dan Verildi !
  'Bal Evleri Kuracağız'

Hava Durumu
MALATYA


Kaynak: Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü